İktidarların "bir gelecek veremiyorsan, eline bir silah ver" stratejisi, "sıradan" faşizmin Malatya saldırısı

BİR SONRAKİ CİNAYETİ Mİ BEKLEYECEĞİZ?

20 Nisan 2007 Cuma

 

Sağlı sollu tüm siyasi partilerin üzerine oynadığı ulusalcı milliyetçi mukaddesatçı sağcı solcu çeşnili faşizm 18 Nisan’da Malatya’da bir katliamla daha ortaya çıktı. Hrant Dink’in katledilmesinden sonra “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını bahane ederek ulusalcı milliyetçi nutukları oy tabanına pompalayan sağdaki ve soldaki politikacı güruhun Malatya’da ortaya çıkan katliamla hiçbir bağlantısı olmadığı düşünülebilir mi? Hepsi birden faşizm ortak paydasında dans eden politikacılar, faşist gaddarlığın yaşadığımız toprakların dört bir yanına yayılması çabasında hiç de küçük bir pay sahibi değiller. Cumhurbaşkanlığı seçimini yaşadığımız topraklar ve yakın coğrafyamızdaki küresel gasp saldırısını şekillendirmek için bahane olarak kullananlar, yine kendilerinin hayatlarını gasp ettiği gençlerin ellerini cinayetlerinin tetikçisi olarak kullanıyor. Hrant Dink’in gerçek katili iktidarların ve onların aşağılık ilişkilerinin ta kendisi olmasına rağmen cinayet şebekesi hakkındaki manipülasyonlar hâlâ devam ettirilirken, bakalım, Malatya’daki katliamın genç tetikçilerinin “arkasındaki” derin katiller hakkında ne senaryolar ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülecek?

Misyonerlik faaliyetlerini “ulusu dağıtır” diyerek faşizmlerine hedef seçen ulusalcılarla, bizden olmayanı öldürelim diye böğüren “din elden gidiyor”cular, Malatya’daki yayınevi saldırısında aynı oranda paya sahip değiller mi? 14 Nisan’da Ankara’da toplanan laikçi sürünün apoletli-emekli-cüppeli generalleri ile onların kışla-dernekleri ve kışla-üniversitelerinin, yaşadığımız toprakların her yerine yayılmış kontrgerilla çetecikleriyle olan ilişkileri, toplumun her yerini faşistleştirme saldırısını el birliğiyle sürdürüyor. 14 Nisan’ı “aydınlık Türkiye” safsatalarıyla pazarlayanlar Malatya’daki faşist “aydınlığı” aynı coşkuyla pazarlamıyorlar ama ilkinin ikincisiyle aynı faşist ruha sahip olduğunu, 14 Nisan’daki mitingin hafta sonu tribünlerindeki faşist şovlarla akrabalığını gizlemek işlerine geliyor. Laikiyle dincisiyle topunun birden faşist linç ruhuyla hareket etmesi iktidarların yaşadığımız topraklarda özgürlükten yana, hayattan yana çabalara giren varoluşların toplumsallaştırılmış bir baskı ortamında yok olmasına ortam hazırladıkları görülüyor.

Kontrgerillanın büyükbaşları, yine gençlerin arkasına saklanarak saldırıyor. 19-20 yaşlarındaki 5 gencin yayınevi çalışanlarını boğazlamayı “vatan için” diye gerekçelendirmeleri, faşizmin ulusalcı-laik dinci-antilaik milliyetçi muhafazakâr tüm çeşnilerinin Malatya’daki saldırıda motivasyon verdiğini gösteriyor. İktidarların yaşadığımız topraklarda artmakta olan bunalımı en ekonomik şekilde karşılayarak kendi devamlılıklarını sağlayacakları yöntem, faşist tahammülsüzlüğü toplumun her hücresine yaymaktır. Özellikle de hiçbir gelecek veremedikleri gençleri kontrol altında tutmanın en “verimli” yolu, onları toplu halde ölüm sektöründe çalışmaya (ölmeye/öldürmeye) itmek. Bunca gence bir gelecek sağlama girişimi hayli masraflı olacağı için, kısa yoldan tetikçi-linççi kadrosundan istihdam edilmeleri işlerine geliyor. Böylece bir yandan kendi devamlılıklarını sağlarken, bir yandan da emekli askerli donanımlı kontrgerilla çeteciklerinin Veli’lerinin saklanabilmesini de temin ediyorlar. Hrant’ın katledilmesi ve ardından “Hepimiz Ermeniyiz” sloganına karşı hızlandırılan faşistleştirme, tribünlerdeki beyaz berelilerden, “Hepimiz Türküz”lerden 14 Nisan militarist tapınma ayinine kadar sağlı sollu yollardan geçerek Malatya durağına uğradı. Artık dinci milliyetçi ulusalcı laikçi ya da bunun gibi “ayrımlar”, sadece parti etiketlerini birbirinden ayırıyor, aslında hepsi birden faşist sürüleşmeyi tetikleyen zeminde uluyorlar. Bunun gibi saldırılardan sonra, daha önce Trabzon örneğindeki gibi, Malatya’yı güya derinlemesine ele alacak art-tahlillerin ya da “ihbar vardı/koruma istemedi”ler üzerinden sürdürülen polemiklerin girdabına kapılmanın çok fazla anlamı yok. Başka bir şehirde bir sonraki cinayeti beklemenin rehavetine kapılarak ancak ağıtlar yakılabilir. Ve daha korkuncu, önümüzdeki günlerde yeniden ağıt yakılacak ölümler beklenir. Kendisinden olmayana tahammülü olmayanın hedefinin siyasi-etnik-dinsel kimliği durumu belirlemiyor, çünkü sıradan faşizmin bu soğuk iklimi her şeyi “Ermenileştirme”ye, “bölücüleştirme”ye, “Hıristiyanlaştırma”ya ya da bahanesi neyse ona dönüştürmeye eğilimli.

Yukarıdan aşağıya organize edilen faşist saldırıların ötesinde, insanlığından boşaltılmış bir sürüleşmenin faşizmin aktif kütlesi olduğu, bu iklimde yasal ve yasadışı çetelerin kendi ayakişi cinayetlerinde gençleri tetikçileştirdiği bugünde, iktidar ilişkilerinin tarafı olup da faşizme karşı bir tavır oluşturmak mümkün değil. Tescilli faşist odakları hedef alarak oluşturulacak bir tavır yetersiz. Hayatın her ayrıntısına özenen erdemli varoluşlarla, iktidar ilişkilerinin dışında ve onları dağıtarak girişeceğimiz çabalar aciliyetini iyice hissettiriyor. Tescilli faşist odakların kolay tespit edilebilirliği nedeniyle, sahici bir anti-faşist mücadelenin sadece onlara karşı verilerek oluşturulabileceği kolaycılığına kapılırsak önümüzdeki süreçte hayatta kalmak anlamında bile zorluk çekileceği belli. Bugün faşist sürüleştirme, her yerde uykuda olan saldırganlığı tetikleyip bunların çeşitli suretlerde karşımıza çıkmasına neden oluyor. Malatya’daki olayda tetikçileştirilen gençlerin, milyonlarca gencin hem yalan umutlara boğulup hem de soyulduğu ÖSS’ye hazırlanıyor olmaları ayrıca manidar. Hayatın her alanını kapsayacak bir sosyal devrim mücadelesi ve varoluşu çabasına girmediğimiz takdirde, “Bir gelecek veremiyorsan, bir silah ver” stratejisi yapan iktidarların tüm boşlukları faşizmle doldurma hamlesini başarıyla sürdürmesi kaçınılmaz. Ogün’ün, hiç çekinmeden “kendisinden olmayanı” boğazlayan nesildaşları hiçbir düşlerini ertelemeyecekleri, erdemli bir varoluş mücadelesinin vereceği ilhamı alsalar 18 Nisan yaşanır mıydı? Hayatlarımız gasp edilmeden, daha fazla %52 vicdansız bir soğuklukla resmî ve gayrıresmî cinayet şebekelerinin tetikçiliğine gönüllü olmadan, hayallerimizin buluşması gerçekten hayatî. 14 Nisan militarist ayininin kütlesi, “vatan elden gidiyor”ların katilleri, apoletli-lacili gaspçıların üstünde timsah gözyaşı döküp nutuk çektiği asker cenazeleri, hafta sonu faşizminin tribün kütlesi, iki slogan bir bayrak ideolojisinin sürüsü olmak, saldırılanın kendi hayatlarımız olduğu hakikati unutulduğunda mümkün oluyor. Ama gerçekten de saldırılan bizim hayatlarımız. Saldıran da iktidarlar. Saldırının kendi kendini yok eden faşistleştirilmiş sürüsü olmak nereye kadar? Sadece zalimlerin gücüne karşı hayattan yana, özgürlükten yana, insanlıktan yana erdemli bir varoluşun çabasına girerek iktidarların dayattığı ölüme çalım atabiliriz. [ ms12 ]